2 Şubat 2012 Perşembe

LONDRA - LONDON

Londra'ya ilk kez geçen yıl Kurban Bayramı tatilinde gittik. Kasım başıydı. Çocukları anneme bıraktık. Toplam 3 günlük bir geziydi. Sonrasında Şubat ortasında 4 günlüğüne gittik. Yine çocuklar olmadan. Fotoğraflar bu iki geziden karışık.

Yukarıdaki video Londra'nın çeşitli turistik yerlerinde çektiğimiz time lapse fotoğraflarımızdan oluşan klibimiz.
Tam ekran seyrettiğinizde daha net görüntü için aşağıdaki adresi öneririm:
http://vimeo.com/37485026
İlk ziyaretimizde uçağımız Luton Havaalanı'na indi. Havaalanı servisi ile Victoria İstasyonu'na kadar soldan soldan gittik. Otele kadar da taksiye bindik. Taksi şöförü çok konuşkan bir adamdı. Turist olduğumuzu ve Londra'ya ilk kez geldiğimizi öğrenince başladı anlatmaya: "Londra'yı Paris'e benzetirler ama burası çok daha güzeldir." dedi. 2. Dünya Savaşı sırasında Londra'daki pek çok bina Almanlar tarafından bombalandığından bu binaların yerine yenileri yapılmış. Bu yüzden Londra'da farklı tarihlerde yapılmış eski ve yeni yapıları birarada görebilmemiz mümkünmüş. Taksi şöferine göre bu durum Londra'ya ayrı bir özellik katıyormuş. Paris ise bombalanmadığından bütün binalar aynı tarihe ait olup bu da şehre bir yeknesaklık veriyormuş. İşte bu yüzden Londra Paris'e göre daha ilgi çekiciymiş. Ayrıca bize Londra'da taksi sürücü lisansı almanın zorluklarından, Londra'da otobüsle gezmenin avantajlarından, Macar asıllı olduğundan da bahsetti. Adı da Atilla imiş. "Oğlumuzun göbek adı da Atilla" dedik taksiden inerken. Akraba çıkmak üzereyken otel göründü.
South Kensington'daki otelimize vardığımızda çoktan gece olmuştu. Yerleştikten sonra dışarı çıktık. Karnımız çok açtı. Londra'daki ilk gecemizde - ki Cuma gecesiydi - otele yakın bir pub bulup  gecenin bir vakti fish and chips yedik. Pub ortamı çok güzeldi. Normal zamanlarda bana sert gelebilecek türden rock müzik çalıyordu. Ama o anda çok iyi geldi.
 
Metro istasyonu otele çok yakındı. Ertesi gün Oyster kartlarımızı alıp her nasılsa tenha bulduğumuz metro merdivenlerinde fotoğraf  çekmeye başladık.
Londra Metrosu karınca yuvası gibi. Bir istasyonda bir sürü hat var. Hatları gösteren harita da karınca duasından farksız. Anlayabilmek için kafa patlatmak gerekiyor.

Piccadilly Circus (Piccadilly Meydanı) Metro Durağı.
Piccadilly Circus yani Paccadilly Meydanı Londra'nın en merkezi kavşağı. New York'taki Times Square gibi ışıklı reklam panalorı var.
 Bu Eros Heykeli Piccadilly Meydanı'na 1893 yılında dikilmiş.
Eros Heykeli.

Londra'ya yılda 30 milyon turist geliyormuş. Özellikle yaz sezonunda Güney Amerika'dan da yankesiciler geliyormuş. 
 Eros Heykeli'nin çevresindeki merdivenler buluşma, dinlenme ve birşeyler atıştırma mekanı. 
 Londra'da her milletten insan görmek mümkün. Hatta sokaktaki İngilizler azınlıkta kalıyor.
 Kahve Dünyası Piccadilly Meydanı'na oldukça yakın bir yerde. İlk gittiğimizde henüz açılmamıştı.
Londra'da taksilerin kendine özgü modelleri var ve genellikle siyah renkli. Ara sıra fotoğraftaki gibi farklı renklerde taksilere de rastladık.
Londra'da taksi söförü olmak oldukça zormuş. Lisans alabilmek için çok aşamalı sınavlardan geçmek gerekiyormuş. Bizi otelimize getiren taksi şöförü Mr. Atilla yol boyunca bu sınavların bütün detaylarını anlattı. Ayrıca Londra'da taksi şöförlerinin çok iyi para kazandıklarını da ekledi.
Piccadilly Circus'a bağlanan caddelerden Regent Street bildiğimiz tüm kılık kıyafet mağazalarının bulunduğu bir cadde. Ünlü oyuncakçı Hamleys de bu cadde üzerinde.
Hamleys'in tarihi 1760'lara kadar uzanıyor. Regent Street üzerindeki bu ana mağazası dünyanın en büyüğü. Toplam 7 kat ve 5.000 metrekare alanı var.
Çocuklara dönüşte oyuncak götürme sözü verdiğimizden ve de merakımızdan Hamleys'i biz de gezdik. Bizim çocukların yaş grubu (5-7) için olan oyuncakların aslında nerdeyse hepsi Türkiye'de de var. Kesinlikle daha ucuz üstelik. Özellikle sihir ağırlıklı oyuncakların gösterileri ilgi çekiciydi. 
Yine de kendimize engel olamayıp bir sürü oyuncak aldık.
:)
Her sokak başında, her trafik ışığında hangi tarafa bakmamız gerektiğini hatırlatsalar da yılların alışkanlığı hep ters tarafa baktık biz. Bir kaç korna uyarısından sonra karşıya geçmeden önce her iki yöne de bakmaya başladık. İkinci kez gittiğimizde sorun yaşamadık.
Piccadilly Meydanı'nı arkamızda bırakıp Trafalgar Meydanı'na doğru yürümeye başladık. Yolumuzun üzeinde Her Majesty's Theatre'a rastladık.
Phantom of the Opera Müzikali tam 25 yıldır Her Majesty's Theatre'da gösterimdeymiş. İki -üç hafta önce 25. yıl kutlamaları yapılmış. Hazır Londra'ya gitmişken müzikali seyrettik. Phantom of the Opera için ayrı bir kayıt açtım. Detayları burada bulabilirsiniz:
Londra'nın bu bölgesinde pek çok tiyatro binası bulunuyor.
 Ortak kullanım bisikletleri.
Londra merkezde motorlu taşıt kullanımı ücrete tabi. Trafik yoğunluğunu azaltmak için toplu taşıma ve bisiklet kullanımı özendiriliyor.
Bisikletleri kısa mesafelerde küçük bir ücret karşılığı bir duraktan alıp gittiğiniz yerdeki en yakın durağa bırakıyorsunuz.
Londra'da hava kapalı ve pusluydu, fotoğraf çekmek için hiç de cazip değildi. İlk başta tüm Londra fotoğraflarını siyah-beyaz çalışıp bloğuma koymayı düşündüm. Ama sonbahar yapraklarının canlılığına kıyamadım. Tabi ben sisli bir Londra tercih ederdim.
 Kısa bir yürüyüşten sonra Trafalgar Square'e ulaştık. Bu panaromayı ve tüm panaromaları Sal çekti.
Trafalgar Meydanı'ndan bir ayrıntı.
 Daha detaylı, daha yakından. İkinci kez gittiğimizde bunun yerinde yeller esiyordu.
Londra gri renkli bir şehir. Otobuslerin kırmızı rengi bu fonda çok güzel duruyor. Şehre canlılık veriyor.
 Trafalgar Meydanı'nda bu insanlar nereye bakıyor?
National Gallery önünde film çekiyorlardı, ona bakıyorlar.
 National Gallery'nin önünde sık sık şovlar oluyor.
 İnsanlar da seyrediyorlar. 
 Trafalgar Square'den Big Ben. 
Trafalgar Square'de akşam üzeri.

Trafalgar Meydanı'nda Sal'ın çektiği bir gece fotoğrafı.
Hungerford Köprüsü üzerinden London Eye time lapse fotoğrafları çekmek için  Great Scotland Yard Caddesi boyunca yürüdük.
 Çok güzel ve civardaki caddelerle kıyaslandığında ıssız bir cadde.
Emniyet Teşkilatı adını eski emniyet merkezi binasının bulunduğu Great Scotland Yard Caddesi'nden almış.
:)
Hungerford Bridge üzerinden Big Ben

 Hungerford Bridge ve Golden Jubilee Bridge. Londra'yı ikiye ayıran Thames Nehri'ni demiryolu ile birbirine bağlıyor. Yan taraflarında yürüme yolu da var. London Eye'ın time lapse videosu için ilk çekimimizi buradan yaptık.
Hungerford Bridge ve Golden Jubilee Bridge gece vakti.
Hungerford Köprüsü'nden manzara.
London Eye 135 metre yüksekliği ile Avrupa'nın en büyük dönme dolabı. Toplam 32 adet kabini var. Bir tur yaklaşık yarım saat sürüyor.
 London Eye panaroması.
London Eye'ın içinden time lapse için fotoğraf çekeceğiz ve bunun için tripoda ihtiyacımız var. Ama görevliler kabine tripodu sokmamıza izin vermediler. Tripodumuzu emanete verdik ve  boşu boşuna bir sürü para verip bindik diye düşünüyorduk ki kabinin iç tarafında tutunmak için konulmuş metallere dayadık fotoğraf makinemizi. Sorun kalmadı.
London Eye insanların inip binmesi için durmuyor. Çok yavaş döndüğü için kabin en alt noktaya geldiğinde turunu tamamlamış 20-25 kişi iniyor, görevliler ellerindeki aynalarla hızlı bir bomba taraması yapıyor ve sıradaki 20-25 kişi biniyor.
Londra Eye Thames Nehri civarını 360 derecelik açıyla yukarıdan seyretme imkanı sağlıyor. İlk olarak daha sonra kaldırılmak üzere milenyum kutlamaları için inşa edilmiş. Çok para kazandırdığı anlaşılınca kaldırmamışlar ve bugün Londra'nın turistik simgelerinden biri haline gelmiş durumda.
Binmek için uzun bir kuyrukta beklemeyi göze almak gerekiyor.
London Eye'dan detaylar.

 London Eye gece vakti uzun pozlama.
London Eye ile biraz da sanat yaptık.
Renkli ışıklarla böyle oynamak çok zevkli.
London Eye'ın hemen önündeki atlı karınca. Sal atlı karıncaları uzun pozlamaya bayılır.
Ben de gece vakti ışıklı şeyler gördüğümde makineyi sallamaya bayılırım.
Biz bu atlı karıncanın başında çok eğlendik. Uzun pozlarken makineyi aynı anda hem salladık hem zoomladık.
 Kendimizden memnun bir halde fotoğraf çekerken bize harika bir müzik eşlik ediyordu.

Neyse, tekrar gündüz vaktine dönersek, Sal London Eye'ın Big Ben tarafından time lapse çekerken ben de yarı kompak fotoğraf makinemiz ile diğer tarafın fotoğraflarını çektim.
Yukarıdan manzara çok güzel.
 En arkada Waterloo Tren İstasyonu var.
Hungerford Köprüsü'nün bittiği yerden London Eye'a kadar olan alan turistik atraksiyonlarla dolu.
City of London. Sağ taraftaki tamamı oval olan binanın adı 30 St Mary Axe. 2004 yılında hizmete açılan bu ödüllü binada en tepe kısmdaki cam kaplama hariç hiç bir kaplama bükümlü değilmiş.
En tepedeyken çektiklerim.
Big Ben, Parlemento Binası ve Westminster Bridge.
 Yukarıdan Londra panaroması.
Big Ben'in twitter hesabı olduğunu biliyor muydunuz? Her saat başı, saat kaçsa o kadar defa BONG BONG diye tweet gönderiyor.
Sanki bir an, çok kısa bir an güneşi değil ama hüzmelerini görür gibi olduk. 
Country Hall
Thames Nehri kıyısından Big Ben.

 Akşam üzeri yürüyüş yapmak ve vakit geçirmek için çok güzel bir mekan.
Westminster Köprüsü'nden Big Ben'in yanına kadar yürüdük.
 Big Ben'in tepesine dokunurken kendi fotoğraflarını çekenler.
 Whitehall'da gösteri vardı.

Sonra tripodumuzu öğle yemeği yediğimiz Japon restoranında unuttuğumuzu farkedince Country Hall'a geri döndük.
Tekrar geri yürümek zor geldi. Rotamızı Waterloo İstasyonu'na doğru değiştirdik.
Waterloo İstasyonu girişi.
Waterloo İstasyonu'nun içi.

Metro'dan indiğimizde hava kararmıştı bile. Kasım ayında olduğumuz için akşam 4 gibi hava kararıyordu. Şimdi Çin Mahallesi'ni gezeceğiz.
China Town London. Çin Mahallesi Soho'da özellikle Gerrard Street etrafında konumlanmış.
Çin Mahallesi'nde onlarca restoran var, hepsinin vitrininde bunlardan var.
Akşam yemeğini bir Çin restoranında yemeği düşünüyorduk ama öğlen yediğimiz Japon yemeğinden sonra hiç acıkmadık ve akşam yemeğini pas geçttik.
Akşam vakti merkez Londra'yı (West End of London) yürüyerek turladık. Kısaca West End Londra'nın tüm turistik aktivitelerinin yer aldığı, müzikallerin oynandığı, tiyatroların bulunduğu, sanat ve eğlence merkezi. Burası Cambridge Meydanı ve Palace Theatre.
Şubat'ta gittiğimizde oyun değişmişti.
Henüz Kasım başı olmasına rağmen süslemeler çoktan yapılmış, her yer ışıl ışıldı.
Londra'da gezdiğimiz tek müze Harrods oldu. Müze gezer gibi gezdik yani.
Kasımda gittiğimizde acaba Londra'da Leon du Brussels var mıdır diye umutsuzca internetten bakmıştık. Sürpriiiiz! Yakında açılacakmış. Leon du Brussels Belçika kökenli bir midyeci zinciri. Sadece Belçika ve Paris'te vardı. Bir Paris gezimizde orada yaşayan arkadaşlarımız götürmüştü bizi. O gün bu gündür tadı damağımızda.Şimdi Londra'da da var. İstanbul'a da isteriz. Hatta İstanbul'la ilgili bir facebook sayfası bile var. tr-tr.facebook.com/pages/Leon-De-Bruxelles.../153738054666100
Sal'ın Şubat'ta iş için 2 günlüğüne Londra'ya gelmesi gerekince ben de peşine takıldım. Hafta sonunu da ekleyerek 4 gün kaldık. Sal 2 gece Michelin'in yıldızlarını yerken ben Çin Mahallesinde 'Yiyebildiğin kadar Çin yemeği ye' restoranlarında takıldım. Diğer iki gecenin ikisinde de Leon'a geldik. Yeni açılmış olmasından dolayı yarı fiyatta olması da harikaydı.
Midyeler böyle siyah bir tencere içinde çeşitli soslar eşliğinde pişiriliyor. Midyeler bitince suyunu çorba gibi içiyorsunuz. Ben en çok köri soslu olanı beğeniyorum. Yanına patates kızarması ve bira getiriyorlar.
Kesinlikle çok doyurucu. Kabukları ayrıca getirdikleri boş çukur kaba koyuyorsunuz. Doldukça yenisini getiriyorlar. Midye sevenler mutlaka denemeli. Harika bir lezzet.
Sonraki gün Tower of London ve Tower Bridge'i görmeye giderken yolumuzun üzerinde Kings Collage vardı. Bahçesinden görünüm.
Çocuklarımız burada okusun mu?

Tower of London panaroması.
 Londra Kalesi'nin tarihi 1078 yılına kadar uzanıyor.
Londra Kalesi'nin eski halini gösteren bir resim.
Biz kalenin içini gezmedik.
Kalenin kulesinden detaylar.
 Eski ve yeni aynı karelerde.
Tower Bridge
Tower Bridge'in yapımına 1886 yılında başlanmış ve inşaatı 8 yıl sürmüş.
Tower Bridge'in inşaası sırasında çekilmiş bir fotoğrafı Wikipedi'den buldum.
Tower Bridge genellikle London Bridge ile karıştırılıyor. Google'dan "London Bridge" diye arama yaptığınızda karşınıza bir sürü Tower Bridge fotoğrafı geliyor.
London Bridge yani Londra Köprüsü ise bu. Böylesine sıradan bir köprü olduğunu gördüğümde çok şaşırdım. Baby TV seyrettiğimiz zamanlarda günde bilmem kaçkere dönen "London Bridge is Falling Down" şarkısından aşina olduğum bu köprünün ünü aslında tarihinden kaynaklanıyormuş.
Londra Köprüsü'nün tarihi 2000 yıl öncesine kadar uzanıyor. O zamanlarda Romalılar bu bölgede bir köprü inşa etmişler. Bu köprü birçok kez yıkılıp yeniden yapılmış. Uzun süre Londra'nın iki yakasını birleştiren tek köprüymüş.  Önce tahtadan sonraları taştan yapılmış. 1000'li yıllardan itibaren üzerine evler de inşaa edilmiş. 1212 yılında köprünün her iki ucunda aynı anda başlayan yangında 3000 kişi ölmüş.
1616 yılında Londra Köprüsü.
1682 yılına ait Londra Köprüsü fotoğrafı.
Tekrar Tower Bridge.

Londra geçmişteki yangınları ile de ünlü bir şehir. 1666'da Londra'nın üçte ikisini kül eden yangın Büyük Londra Yangını olarak biliniyor. Bu yangından önce şehirde veba salgını çok yaygınmış ve yangınla birlikte salgın bitmiş. Kraliyet ailesinin vebayı yok etmek için yangını kasten çıkardığı söylenceleri varmış.

Modern binalar.



Thames Nehri kıyısındaki yürüme yolu.
Kasım ayında gittiğimizde insanların yakalarına kartondan yapılmış kırmızı gelincikler taktıklarını gördük.
Nerdeyse her İngilizin ceket ya da manto yakasında vardı bunlardan. Hatta vitrinlerdeki ceketlerin yakalarında bile.
11 Kasım Birinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybedenleri hatırlama günüymüş. Remembrance Day ya da Poppy Day. Gelincik de bu günün simgesi. Gelinciğin rengi savaşta akan kanı temsil ediyor.
 Thames Nehri'nin kıyısından biraz daha ilerleyince Hay's Galleria ile karşılaşıyoruz.
Eskiden Londra Limanı'nın deposuymuş.
Hay's Galleria'nın o günlere ait bir fotoğrafının fotoğrafı.
 Şimdi ise turistik bir alışveriş merkezi.
Özellikle Avrupa'da yaygın olan Amorino  dondurmacısını Soho'da ziyaret ettik.
Londra'da en güzel anlarımı bu dondurmacıda geçirdim:)
Yine Soho'daki bir tatlıcı dükkanının vitrin fotoğrafları ile bu sayfayı bitirmek istiyorum.
Londra o kadar dopdolu bir şehir ki yaz yaz bitmez, fotoğraf çek çek bitmez.
Bu iki ziyaretimiz sırasında tabi ki her yeri gezemedik. Pek çok yeri sonraya, çocuklarla birlikte gideceğimiz zamanlara bıraktık.
Covent Garden, Nottig Hill ve Camden Town fotoğrafları için ayrı kayıtlar açmayı düşünüyorum. Tabi bir de Phantom of the Opera Müzikali için. Aksi taktirde bu sayfa çok uzayacak.
Bir sonraki durağımız Londra'nın turistler tarafından en sevilen mekanı Covent Garden Pazarı.
Aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
http://nelercektimneler.blogspot.com/2012/03/covent-garden-londra.html

Londra ile ilgili diğer kayıtlar için :
http://nelercektimneler.blogspot.com/2012/05/phantom-of-opera-muzikali.html
http://nelercektimneler.blogspot.com/2012/04/notting-hill-london.html
http://nelercektimneler.blogspot.com/2012/05/camden-town.html

Görüşmek üzere.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Daha önce Burano ile ilgili yorum yapmıştım.Bloğunuzu merak ettim.Bayıldıımmm.Herbir fotoğraf harika tebrikler.....

Figen Öztürk dedi ki...

Bloğunuz ve fotoğraflar o kadar güzel ki kendimi Londra'ya uçak bileti bakarken buldum. Süpersiniz :)

Murat T. Yılmaz dedi ki...

teşekkürler. fotoğraflar çok güzeldi.